Denemeler

Yokluğun Şarkısında Dans Edebilmek

Düş döşenmiş Arnavut kaldırımlarında yağmurlu bir bahar dansı bu. Kimsesiz, tek başınıza. Bugün tüm dünya yürürken dans ederlerin. Müziğin sesini duyamayanlar, dans edenleri deli sanıyor demişti ünlü düşünür. Dans etmenin tadına varamamış biriyle hayata dair konuşamam, deli der bana ve küser yüreğim. Kaybedip kazandığımızı bilmediğimiz yollarda yürümek gibi biraz, biraz aşk gibi, biraz hüzün. Ben şimdi bir şarkıyım adı aklınıza gelmediği halde kafanızın içinde çalan. En umutsuz duyguyum belki yüreğinizin derinine gizlediğiniz. Görünmeyenim belki  duyulmayanım. Ben yokluğun şarkısında dans eden varlığım.

Sessiz çığlıklarımla çalkalanan körfezde yelken açıyor bir gemi. Gözden kaybolmadan kim bilir hangi ağır kayıpları yüklemiş, düşünülüyor. Batmadan boğulmadan kaç şehir gezmek gerekir üşüttüğünü bildin mi yalnızlığın da. Dolu dolu yaşamak mümkün mü kalbiniz boşsa veya boğulmak derin sularda ve sonra unutmak. Diline düşen sözcüklerin, tuşlara hükmüyle, ben de yerimi alırım. Bir köşe de bekleyen, pabuçlarım, en sevdiğim giysilerim ve içi görünmeyen gülümsemem ile işte buradayım.

Kimseler görmesin beni bulutlar dokunabilir saçlarıma. Hayat yolunun engebelerine karşı mırıldandığım gizli sözcüklerimi kimseler duymasa da ben size eşlik ederim. Bedenimde bir erkeğin gücü ile bir kadının zerafeti bütünleşsin yeri geldi mi talan etsin derinlerdeki karmaşayı ve sizinle yumruk yumruğa kavga etsin gerçeği bulmak için, yeri geldi mi dinginlikle baksın gözlerinize. Ümit vaat eden tılsımlı cümleler zinciriyle hemen yanınızdayım. Mi ile ağlar, Fa ile gülerim belki ama sekiz ses güzeliyle size refakat ederim. Yosunların’dan kurtulmaya çalışan şu deniz dibi kayalara benzetiyorum kendimi ve sizi. Yüzlerimiz denize dönüktür bizim.Dinleyerek okumak, dinlenerek çalışmak gibi bir deniz kıyısında; okudukça okuyasın durdukça çalışasın geliyor. Kahvenin kokusuna karışan duygular, buharla bir olup ezgilerde dans ediyor, görün. Bir ben gerek, her defasında yeniden doğuyor. Gözlerimde; orada yepyeni bir ben, bulunmayan bir kitapta hikayenin içinde bambaşka bir şarkıyla durmadan dans ediyor. Çünkü makamına göre ayarlarım adımlarımı. Ara nağmeler de hafifçe anılsa da eskiler, taksimler de can bulur yüreğim. Gülerim.

Notalarınız ile  tasvir ederken sevdalarınız ise dans eder, bahar olur, çiçekler açarım. Her bakışı yakalar, rakkaseye yakışan arz-ı endam ile yansıyarak geri dönerim ve savrulan eteklerimle, gam-ı uzak ederim. Asıl gerçeğimiz hiç söylemediklerimizde, neden hep gecikiyoruz birbirimize. Aynaları kıralım önce kendimize katlanmayı öğrenelim, sonra geç kalmayız ve yalan söylemeyiz birbirimize. Hüzzam makamlarının burukluğunu yaşatmayın yüreğinize, rast makamının doğruluğunda, ara taksimlerle süzüldüğü an da hicazkâr makamına, zarafetimle göz doldurur, sizi gülümsetirim.

Sözcüklerimiz ve tereddütlerimiz ve kırık, örselenmiş yüreklerimizle hayatın bize verdiği kronik ağrıdan sıyrılma çabasında ki körpe kalplerimizle yorgun gecelerin ucuna bağlanan yeni umutlarımızla beşikten tabuta sürecek bir dans. Nağmelerin ipeksi akışkanlığında, bu yolculukta sizin ezgilerinizle süzülür, ağır-aksak yekinmelerle hep yanı başınızda olurum. Siz yeter ki nefesinizle ve dokunuşunuzla hayat verin notalarıma.

Benim hayatımsa bu; siz sadece müziği çalarsınız, ben hepimiz için dans ederim.

Dansın sonunda ayağımıza basanları affedebilecek miyiz veya ayağına bastıklarımızdan özür dileyebilecek miyiz? Bırakın bu beylik lafları.

Şimdi kendinize bir iyilik yapın:

DANS EDİN!

Sanki seni hiç kimse izlemiyormuş gibi.

SEVİN!

Sanki önceden hiç incinmemiş gibi.

VE AVAZINIZIN ÇIKTIĞI KADAR BAĞIRARAK ŞARKI SÖYLEYİN!

Çünkü dünya böyle daha güzel.

Siz müzik olun, ben dans ederim!

Denemeler

Kara Yıl 2017

 

yeniyil

 

Yeni Yıla dair bir yazı yazmayacağım demiştim kendi kendime.. Yine nasıl geldim buraya nasıl başladım bu yazıya hiç bilmiyorum..Neden yazmayım dedim? Çünkü biliyorum geçen yıldan şikayet edeceğim gelecek yıla umut bağlayacağım.. Yine..yıl 2017’den ne çok çektiğimi 2018’den ne çok beklentim olduğunu yazmıştım.. Benim yılım/bizim yılımız olacaktı güya bu yıl.. Halbuki nasıl saçmalıyoruz nasıl ! Diyor ya Candan “Kul kurar kader gülermiş”
Değişen ne ola ki her şeyi bu kadar  büyütüyoruz? Bir gün değil mi geçen? Kasım’dan Aralık’a geçmekten ne farkı var ki?
Geçmiş yıldan bahsedeyim diyorum.. Yazacaklarımı düşünürken beynim uyuşuyor sevgili okur cidden bak…
Aslında genele bakınca çok hayal kırıklıkları yaşasam da hayrını da gördüm  bazı şeylerin…Olması gerekenler oldu, gitmesi gerekenler gitti.. Ama her ne kadar güzel şeylere yol açmak için gidiyor olsa da giden içinden bir parçayı da söküp götürüyor.. İnim inim inletip sızım sızım sızlatıp gidiyor..
Hayatım baştan aşağı değişti diyemem dersem zaten hadi lan oradan dersiniz doğru çünkü  kimsenin hayatı baştan aşağı değişmedi tek taraflı düşünmemek lazım 😉

Hayatı yaşadıkça cennet ve cehennemin ölüp dirildikten sonrasına kalmadığını bir kez daha görüyorsunuz. Her ikisi de burada, üzerinde yaşadığımız dünyada gerçekleşiyor, her an. Hayat öyle tuhaf bir şey ki, neden en çok korkarsak onu içimizde hatta en derinlerdeki kaygı, şüphe, endişe bulutunun içine gömersek aslında o kadar çok da uzak olmayan bir gelecekte o korkuyu kanlı canlı karşımızda bulmanın garantisini veriyoruz. 2017’yi geride bırakırken 2018 için sizden korkuyu geride bırakmaya çabalamanızı istiyorum. İnsanın doğası gereği kendisini türlü şekillerde garantiye almak zorunda hissettiğinden belki de, en zoru bu biliyorum ama korktuğumuz oranda o korku ile yüzleşmeyi de kendimiz istiyoruz aslında. Kendi içimizde o derinlerde çıkarıp özgürleştiremediğimiz duygu, öcü olarak gelip karşımıza olaylar zinciri ile dikiliveriyor. Kanlı bir meydan muharabesi sonrası bu olaydan çıkarmam gereken ders neydi diye bakınca görüyoruz ya da daha kötüsü göremeyip o duygu yığınının içine gömülüyoruz.

Bu yılın adı Kara yıl 2017 olsun belki 2018 gerçeten güzel olur diye 😀 neden böyle bir isim koymak istedim bende bilmiyorum ama sanırım 2017’ye yakışacak en güzel ad bu olurdu kanımca aklına başka isim gelen varsa buyursun fikirlere açığız sonuçta 😀

Demişti ya Şems “Hayatım altüst olacak diye korkma.. Nerden biliyorsun hayatının altının üstünden güzel olmadığını” Öyle.. İyi ki.

“Önemli” dediğimiz şeyler o kadar da önemli değilmiş öğretti 2017.. Ve yanlış dualar ölümden beter bir acıya sürükleyebilirmiş bizi.. Ölmeyi yeğleyeceğimiz acılar olduğunu gösterdi..

Dilek-1: Allah onları unutturacak acı vermesin..

Dilek-2: “Hayırlısı” diyebileceğimiz sonuçlar versin Rab.. Kaçırdıklarımıza ağlatıp temelli kaybettirmesin her şeyi..

Dilek-3: “Mutluyum” diyebileceğimiz yerlerde olalım inşallah hep..

Dilek:4:”Yeterince vakit ve paramız olsun inşallah da fildir fildir gezelim çadır kurup kamp yapalım  milyon tane fotoğraf çekebilelim..:)

               Dilek-5: Sevdiklerimizin her zaman yanımızda, yakınımızda olmasını diliyorum.. Hepsine, hepimize sağlık sıhhat diliyorum..

Dilek-6:  her düştüğümüzde elimizden tutup bizi kaldıracak biri olsun mutlaka hayatımızda.. Kendimizi hiç “yapayalnız” hissedip umutsuzluğa düşmeyelim..

Dilek-7: Yalansız  Hayal kırıklığının olmadığı bir ömür diliyorum.. Mümkün olmadığını bile bile hem de..

Korku karanlık tarafa geçişe uzanan bir yol olarak duruyor karşımızda. Korktukça başımıza gelenleri engelleyemiyoruz ve bu içimizi öfke ile dolduruyor. Öfkemizi bir kişiye yönlendirip nefrete dönüştürüyoruz ve sonunda görmemiz gerekeni göremeyip o nefrete hapsolup acı içinde kalıyoruz. Aradan seneler geçse de zihnimizdeki sandığı açıp bakınca o öfkeyi, nefreti aynı tazelikte bulabiliyoruz. Göremediğimiz ölçüde aslında o olayı bir daha yaşayacak olmanın garantisini de kendimiz vermiş oluyoruz. Bir kere görebilsek, daha az korkmak için çaba göstereceğiz belki de. Korkularımız gerçek hayatta olaylar olarak karşımıza dikilmeden başta içimizde halledebileceğiz. Ben 2018 için daha az korktuğum daha az hayal kırıklığı yaşadığım hatta yanılcağım bir yıl olmasını istiyorum. Çünkü insan en çok haklı çıkmaktan yoruluyor ve yine korkuyor 🙂 Daha cesur olmak gerekirsek, hiçbir şeyden korkmamak istiyorum. İnsan korkmadığı ölçüde özgür olabiliyor ve hayatın gerçek anlamda tadını çıkarabiliyor. Korkmak ya da korkmamak işte tüm mesele bu diyor hepimize korkusuz bir 2018 diliyorum! 

 

Denemeler

En uzun Gece

Bugün en uzun geceye yani 21 Aralık’a dair bir yazı kaleme alma fikrindeyim. Şu anda o geceyi yaşıyoruz, bilmem farkında mısınız sevgili okur:)

En uzun gece olduğu gibi en kısa gün diye de söylenebilir. Neden küçük olan ikinci plana itilir ki hep? Yani 21 Haziran’a en kısa gece, 21 Aralık’a en kısa gün desek olmaz mı? Üstelik 21 Aralık’ın en uzun gece oluşu kuzey yarım küre için geçerli. Güney yarım küre en uzun günü yaşadı bugün. Coğrafyaya hiç girmesek mi acaba? Şimdi bilimsel bir bilgiyi atlarız, yarın bütün sosyal medya bizi konuşur. Rezil olmak sorun değil de şöhret olmak zor geliyor.

En uzun gecenin ne olduğunu yıldızlarla uğraşan ve zamanla uğraşanlara, vakitleri ayarlayanlara sorma. Tasaya, derde  düşmüş insanlara sor. Onlar sana söylesinler en uzun gecenin kaç saat olduğunu. Kim demiş bunu? Sabit mahlaslı bir şair.

Tabi tuzunuz kuru. Adamın derdini anlamadınız. Keşke hiç kimsenin derdi olmasa oh ne güzel valla . Şeb-i yelda sadece mısralarda bir kavram olarak kalsa. Keşke.

Yazı yazarken biraz da bilgi edineyim dedim. Derinlemesine birkaç yazı buldum İnternet’te. Özetlemek gerekirse: İran mitolojisinde bu gece için kutlamalar yapılıyormuş. Bir nevi yılbaşı gibi. Yılbaşı kutlamalarını Batı buradan mı aldı acaba? Nihayetinde bunlar aynı kültürün çocukları. Ortak dil ailesinde olduklarına göre ortak bir kültürleri de vardır sanırım. Aslında kutlama gecenin uzunluğu için değil, uzayan gecelerin sonu geldiği için yapılıyormuş. Artık günler uzayacaktır.

21 Aralık’la birlikte “çile günleri” başlar. Kırk gün süren “zemheri” ve elli gün süren “hamsin” tam anlamıyla karakış günleridir. Soğuktan neremizin donacağı belli olmaz artık. Bu günler 21 Mart ile sona erer. Bu Nevruz’dur, yani baharın başlangıcı. Nevruz’da yine İran mitolojisinde kutlanan bir gündür. Adının Farsça olması günün onlara ait olduğu görüntüsünü veriyor. Ama Türk kültüründe de baharın gelişi kutlamalarla karşılanmıştır.

Biz işin biraz da güzel kısmına bakalım. Kışın tam ortasında, havaların buz kestiği bir gecede şöyle çıtırdayan bir soba olsa. Sıcacık. Önce mis gibi tarçın kokan bir salep içsek. Yok yok önce çay içelim. Sobanın üstünde demlenmiş olsun. Oda çay koksun. Sonra sokaklarda biraz kar topu oynayalım. Kar varsa tabi. Bir süre sonra üşüyen ellerimizi sobada ısıtmaya çalışırken tarçınlı salebimizi yudumlayalım. Radyoyu açmayı unutmadınız umarım. Hangi kanalı açacağınızı daha önceki yazıların birinde söylemiştim.

Gece ilerlese, bir şiir kitabı alsak kitaplıktan. (Kitaplık vardır umarım evinizde.) Bir şaire ait olmasın kitap. Seçme şiirlerin bulunduğu bir kitap mesela. Sayılar söyleyerek o sayfada bahtımıza düşen şiirlerle mutlu olsak. Şiir defteri diyecektim aslında. Ama sizi zorda bırakmak istemedim. Şiir defteri tutan kaç insan kaldı merak ediyorum. Bahanemiz hazır. Teknoloji vurdu hepimizi. Sanki teknoloji hayatımıza girmeden önce şiir defteri tutmuşuz gibi. Gece eksik kalmasın. Şiir kitabı ve şiir defteri bulamadıysanız İnternet’ten bulup okuyacağınız bir iki şiire de razıyım ben.

Sonra Yahya Kemal Beyatlı’nın “Şeb-i yeldada uzar fecre kadar kıssa-i aşk/ Ta ki Mecnun bitirir nutkunu Leyla söyler.” mısraları takılsa dilimize. Ne demektir: En uzun gecede sabaha kadar sürer aşk hikâyesi ya da aşkın kendisi. Öyle ki Mecnun’un söyleyecekleri bitince Leyla başlar söze. Anlatır da anlatır.

Divan şiirinde şeb-i yelda bir imgedir. Sevgilinin uzun saçları için kullanılır. Uzunluk ve siyahlık bakımından saç ve gece arasında bir ilgi kurulmuştur. Sadece bu kadarla sınırlı değildir şairlerin hayal dünyası. Çünkü şeb-i yelda sevgiliyle geçirilen upuzun gecenin  adıdır aynı zamanda.

Ah, 21 Aralık! Ah, şeb-i yelda!

Ve ah, uzun ve kara gecelerin uzun ve siyah saçlı sevgilisi…

Denemeler

Tutturmuş Gidiyor ”Kazancam” diye Gerek yok Rahat Ol Canım

Tuttuğunu kopartan ve koparttığını halının altına atıp çaktırmadan uzaklaşan kitleye selam olsun.

Dimağınıza ucunda güzel yemlerle oltamı atıp  gelenleri toplamak inan olsun dinlendiriyor beni, huzur veriyorsunuz bana ama huzur bile bir süre sonra suzlaşarak bayatlayıp bozuluyor aslında.

Aşk konusunda, iş konusunda, eğitim konusunda kısaca hayatı yaşama çeviren her konuda kazanma endeksli davrandığımızı fark etmemiş olsan bile böyle olduğunu kabul edecek kadar zekisindir, bilirim.

Aşk mesela kardeşim…
Birine aşık olduğunda onu kazanmak, sevgini kazanmak, aşkını elde etmek vb. arzuların aşk ile bağlantısı var mı sanıyorsun? Aşık isen karşındaki kişinin sana aşık olması neyi ifade eder? Gözlerinin içine baktığında hissetiğin duygu, onu düşündüğünde hissettiklerin onun sana hisleri ile bağlantılı olabilir mi?

Şimdi diyeceksin bana “Öyle değil işte karşılıklı olunca…” tarzında bir cümle ama yine düşersin hata çukuruna çünkü karşılığı ile değer bulan bir şey aşk değil bir pazarlık ürünüdür aslında. Değerini karşılığı değiştiriyorsa yaşadığın aşk değildir her ne kadar kabul etmeyecek olsan da.

 

Kandırıyorlar seni ve sen uyku halinden kurtulacaksın bir zaman ama o zaman dilimi biraz muallak.

Her daim işini en iyi şekilde yapman gerekmiyor mesela ya da devamlı kendini ispatlamak için olmadığın bir kişi gibi görünmen gerekmiyor ama bunları sana dayatıyorlar sende kabul ediyorsun.

Kazanmak neyi ifade eder hayatta?
Kaybetmek lazım birazda.
Şimdi diyeceksin yine “ne yani kaybetmek üzerine mi yaşayalım?”
Elbette hayır.

Yaşamayı içinde hırs, nefret, karşılık beklentisi olan şeyler ile temellendirmeyin demekten başka bir şey değil aslında söylemek istediğim

Yaşamak gerçekten keyiflidir ve bunun keyfini almak istiyorsan kazanmak temelli yaşamaktan arınmak gerekecek ve sonra bu yazıyı eleştirebilecek raddeye geleceksin.

Kazanmak mı? Asıl kazanmayın dediğin şeylerin kendisi kazanım diye.Ah şu
Kamu olmasa  oyu bir gün bu yazı için eleştirecek beni.
Bunu biliyorum. Teşekkürler 😀

Denemeler

Tüm Kabloları Kesebilme Cesareti

sadece kendimi kötü hissettiğimde yazmam kelimelere hakaretti sanırım ya da yazmak bi içgüdüydü ve ben bilincimi kaybetmek isteyecek kadar acı çektiğimde içgüdülerime karşı koyamıyordum iki dakika önce soğuk zeminde tüm yorgunlukla bitap düşmüşken zifiri karanlıkdaki odada nasıl bu kadar seçilebilir olduğunu dahi sorgulayamadığım duvara bakarak iki saat geçirdim, iki saat boyunca yelkovanın kaç defa tık sesi çıkarığını saymış olabilirim ama asla iki saat boyunca büyülenmiş gibi duvara baktığımı fark etmedim ya da fark ettim ama nedenini sorgulamak istemedim. sanırım fazla acı çektiğimde hissizleşmeye çalışmak gibi aptal bi fikre kapılıyordu bilinçaltım ve sanırım bunu hiç başaramadık.sessiziliği dinlemek gibi huylarım vardı ya da gözlerimi kapattığımda bir başka ruh hastasının gözlerinin içinden dünyaya baktığımı düşünebiliyordum bazen ,ama kim garip olduğumu iddia edebilir? bu kadar oynamam delirmişliğimin bi kanıtı mı yoksa asla delirecek kadar şanslı olmadığımın göstergesi mi diye gecelerce kurcaladık beynimi ama sanırım bunun cevabı da beni korkuttu ve gecelerce kaçtım kendimden. iki saat bilincimi kaybetme çalışmam sırasında bilincimi o kadar kaybedemedim ki aklıma Evelyn Mchale geldi, hayır bunun için kendimle dalga geçmedim işin aksi ve acınası tarafı şaşırtıcı bi ciddiyetle Evelyn’in pasif ya da güçsüz bi kişlik sahibi olduğu tezime ,dünyanın en zarif intiharına sahip ve hatta mezarında ceket iliklenesi cesarete sahip bi kadın olduğu antiteziyle karşıma dikilen kendimle bi münakaşaya girdim sonuç olarak tartışmanın galibi kimdi pek hatırlamıyorum ama bu pek umrumda değil . artık zeminin soğukluğunu hissetmediğimde bunun hissezleşmenin bi adımı olup olmadığını düşündüm ki tam yedi saniye sonra yanaklarımın yandığını hissettim. kendime dışardan baktığımı hayal ettim ve tüm bunları düşünürken asla bilincimi kaybetme mertebesine ulaşamıyacağım gerçeği bi kez daha kafatasıma çarptı evet kafatasıma çarptı ama dıştan değil içten bi darbeydi bu .sanki Coyote, beynimin ağırlık merkezi diyebileceğimiz bi noktadan bi motora atlamış Road runnerı kovalıyordu ve birden kafatasıma çarpıp yok oldu -bi süre Road runnera ne olduğunu sorguluyorum daha sonra bunu boşverip parmak uçlarımın sızlamasını hissetmek yerine soğuğu taa içimde hissetmeyi göze alıyorum ve parmaklarımı soğuk zemine sürtüyorum. soğuğun parmaklarımdan kalbime gelmesi 3 saniyemi alıyor ama 3 saniyenin ardından kalbimin sadece 8 saniye daha yaşamsal faaliyetlerine kaldığı yerden devam ettiğini düşünüyorum sonrasında kalbimide umursamıyorum.zemine ,titremeyi henüz bitirmiş parmaklarımla bi şeyler yazmak istediğime eminim ama zihnimde canalandırabildiğim tek şey Coyotenun kafatasıma tekrar ve tekrar ve tekrar tekrar çarpması. sızlayan parmaklarımla yazmadığım şeyleri karalıyorum ve parmaklarımı zeminden kaldırıyorum. herkese çok iyi olduğumu söyleyip geldiğim evimde birinden yardım bekliyorum kendimle tekrar ve tekrar tekrar tekrar tekrar çelişiyorum ve gözlerim kapattığımda beynimde tekrar kelimesi patlaması yaşanıyor midem bulanıyor ama asla kusamıyorum sanırım vucudum soğuktan 32 dakikadır titriyor ama asla bunu umursamıyorum her zaman düz durması için yoğun çaba harcadığım sırtım ikibuçuk saat sonra direnemiyor ve her 4 saniyede bir üstüne biraz daha yük inermiş gibi sızlıyor. soğuk zemine uzanmak istemiyorum ama sorun zeminin soğukluğu değil sorun başımı zeminle temas ettiği an hüngür hüngür ağlayıcağımı bilecek kadar tanıyor oluşum kendimi ve sanırım sadece bu kadar tanıyorum kendimi. sanki parmak uçlarımdan kalbime kadar karmaşık yeşil kırmızı ve mavi bir sürü kablo varmış ve arzalanmışlar gibi önce parmak uçlarımdan kalbime kadar buz kesilen vucudum 12 saniye sonra yanmaya başlıyor ve ben kabloları kesecek kadar cesaretli olamadığım için göz yaşlarım önünde saygıyla boynumu eğip şapka çıkartıyorum, ben tamam kaybettim diyemeden, gözyaşlarım beynimin içinde kaybolon Road runnerın siluetine bürünüyor ve boğazımı sıkmaya başlıyor ama bu öyle bi acı ki ,biliyorum öldürmek için sıkılmıyor boğazım acı çekeyim diye tüm bu uğraş ve sonra başımın zemine çarptığını duyuyorum sonra Road runner ,Coyote hepsi rahat bırakıyor beni gözyaşlarım kalıyor ama sanki içlerindeki kötü ruh gidiyor ki bu gidişte tamam ben amacıma ulaştım ,artık kendi canını kendin acıtabilirsin kibiri var.yavaş yavaş dizlerimi karnıma çekiyorum ve ağlıyorum ama ağlamam yavaş değil. yavaş yavaş göz kapaklarım düşüyor ve ben dünyaya başka bi ruh hastasının gözlerinden bakmayı umuyorum

Denemeler

Cesaret Yoksunu Ve Korkak Erkekler Bi Defolsun Gitsin

Günlük, gecelik, eğlencelik tabir edilen değil de, güzel, akıllı, mantıklı ve güçlü görünen bir kadınla uzun vadeli bir ilişkiye başlamak onlar için korkutucu olan ilk adım.                         Uzun vadeli ilişki demek; zaman yaratmak, güvenmek, fedakarlıkta bulunmak, hesap vermek ilgi göstermek, çapkınlıktan uzak durmaya çabalamak, tek eşliliği benimsemek ve paşa paşa

trip çekmeye mahkum olup öyle hemen gitmemek demek.Temelde tek korku, hissetmek istemedikleridir!

  Çünkü günlük ilişkilerde hislere, düşünmeye gerek yoktur. Para, zaman ve mekan bulduktan sonra eğlenmek kolaydır ve

 her zaman yapılabilir…Bu yüzden kolay, eğlenceli ve geçici olan varken; 

zor, kalıcı ve fedakarlığa dayanan

bir ilişkiye cesaret edemeyip, hissetmekten kaçmayı tercih ederler canım😃 salaklar işte<

slında erkekler ‘in Çok cesur görünüp, aşık olmak istediklerine aldanmayın konu aşk ve hisler ise, malesef o kadar cesur değiller.Üzgünüm beyler ama gerçekk bu😉

Bu cesaretsizliklerinin sebebi de genellikle;

geçmişten gelen bir aşk acısı, aldatılma ya da terkedilme korkusundan kaynaklanır.

Erkek, yapı olarak bencil ve basittir!

Bir erkeği düşünmeye, hissetmeye yönelten- yönlendiren her zaman kadın olmuştur.

Erkekler bunu asla kabul etmezler ama aptal kadın erkeğin gözüne soka soka yönlendirme yaparken, zeki kadın erkeğe bunu hiç çaktırmadan, zaman içinde yapar 😉

Onu sahiplenerek; hayatına el atmanızı ya da onu değiştirmenizi istemez

ama unuttuğu şey,zaten bunu hiç bir insanın istemeyeceğidir. Uzun süreli ilişkilerde bu zaman içinde kendiliğinden olur 😉

Düzenli bir ilişkiye başladıklarında ise;günlük-gecelik ilişkiler yaşayamayacaklarının bilincindedirler ama erkeği yöneten, kalbi veya aklı değil, hormonlarıdır.Hormonlarına hakim olabilen erkek sayısı da malesef azdır. Bu yüzden sadık olunmasını bekleyip,sadık kalamadıklarında vicdan muhasebesi yapmak istemezler. Fakat bu vicdan muhasebesini yapanlar da, rahatsız olup vicdanlarının sesini kısıp, yollarına devam etmeyi tercih ederler. Hormonlarıyla yaşamakta ısrar edenler için bir yerden sonra, vicdan ya da ahlak kavramları önemini yitirir.

Sanırım, ilkel hayattaki avlanma kültürüne,

modern çağda kadını  av  gibi görerek sahip çıkıyorlar 😉

SONUÇ OLARAK:  Bu korkuları yüzünden gelgitler yaşarlar, ilgisiz davranıp uzak durmaya, kendilerinden soğutmaya çalışırlar.

Demiştim “erkekler basit yaratıklardır” laftan değil, icraatten anlarlar.

Ara ara yoklama çekip bir gün bıraktığı yerde olmadığını,

onu başlamaya cesaret edemediği ilişkiye

bir başkasının başladığını, hatun kişiyi başkasının mutlu ettiğini görünce;

cesaretlenmek isterler de,

hadi geçmiş olsun artık 😉

Denemeler

Ben kişisi…!

Kelimeler ile oynayarak yaşamanın bedeli tek bir kelimenin oyuncağı olarak yaşamaya mahkum olmakmış” dedi yazar…

Hangi yazar demiş bunu diye soracaksınız şimdi… İnanın Biraz sonra sayfayı süsleyecek olan yazıları yazan kişiden bahsediyorum işte… Yazan kişiden… Yazar olmayan ama yazan kişiden… Düzeltiyorum o zaman:

“Kelimelerle oynayarak yaşamanın bedeli tek bir kelimenin oyuncağı olarak yaşamaya mahkum olmakmış” dedi yazan kişi, hanım kişi, deli kişi, ben kişi…Bazı sıfatlar vardır ki yakışmaz insanın üzerine, eğreti durur, tutunamaz… Hep deli olmayı istedim mesela hayatım boyunca, adımın önünde dursun istedim deli sıfatı, olmadı, beceremedim… Meğer istemekle olmuyormuş, saygı duydum bu yüzden gerçek delilere, kızdım kendime bu güne kadar onları ciddiye almadığım için… Hanım kişi olayım o zaman dedim, hani derler ya, hanım hanımcık olayım… Olur mu, olmadı… Uymadı, uyduramadım… Ben kişi olsaydım zaten, olabilseydim yani, olamadım ki…

Yazar sıfatı oldum olası yakışmaz bana, yazan desek belki yakışacak ama yazar yakışmıyor işte… Hele bir şair kelimesi var ki aman aman uzak tutun benden… Çoğu zaman uyardı arkadaşlarım, yazmak sana iyi gelmiyor, bırak dediler ama illa ki yaz, sana yazmak yakışıyor diyenlerin gölgesinde kaldılar.Yazmak ile yazmamak arasındaki o ince çizgi… Delilik ile akıllılık arasındaki ince çizgi gibi… Bir kere başladın mı bırakamayacağını bile bile başlamak gibi…Alışmış kişi insan türleri arasında en tehlikeli olanıdır… Bir kere kalem ve kâğıt arasında sıcak bir ilişki kurulduysa ben yazmıyorum diyerek kenara çekilmek çok zordur…Gözlerimi ne zaman kapatsam, kelimeler uçuşuyor havada…

Ne zaman çevreme baksam, kağıda dökülmeli bütün bu yaşananlar diyorum…Duymazlığa geliyorum, hiç oralı olmuyorum ama yine de sonuç değişmiyor…Bir kere yazma eylemi işlemişse kanına insanın, ne yapsan da kurtulamazsın diyor bir ses…

Peki, diyorum…

Yani Peki…