Günden Güne Eriyen İlişkiler

Nasıl giriş yapacacağımı bilemediğim yazılardan birisi daha. Bu Hafta’nın  bok gibi geçmesine sebep olan  bir olay yaşadım 🙂 Ayrıntılara girmek gibi niyetim yok birazdan zaten hepiniz neden olduğunu anlayacaksınız diye umut ediyorum:D gülüyorum çünkü ciddi anlamda şaşırtıcı ve sinir bozucu bir durum . Bunları hepimiz çoktan aştık gerçi ama ne yazık ki biz insanlar içimizde biriken bu öfkeyi ya susarak ya çığlık atarak ya da yazarak atıyoruz 😀 Ben şuan iç sesimin bana vermiş olduğu yetkiye dayanarak bu sayfayı kirletmeye karar verdim 😀 Deneme kategorisine eklediğime bakmayın biraz gözlem ,biraz düşünce paylaşımı biraz da isyanın ötesinde olan bir şey değil tamamen ”Bensel”yani 🙂 Ozaman başlıyorum 😀

   
Eskiden flört dönemi denilince akla ; önce kahve içilir, ertesi gün yemek yenir, sonra sinemaya falan gidilirdi. Masumane şeyler olurdu kısacası. Zaman sindirilerek yaşanırdı ve bu da birbirini tanıma isteğini ve heyecanı arttırırdı. Şimdi ise daha görüşmeye fırsat bulamadan,ya da fırsat bulunduktan 24 saat sonra  internet ortamında tükeniyor.:D 
önceleri kapalı bir toplumduk. Toplumumuz özünde art niyeti, fesat düşünceyi ve dedikoduyu çok sever. Adın çıkardı, belki de doğrusu budur; evleneceğin kişiyi ilk defa düğününde ya da bir kafe ortamında görmek? vs ( gerçi hala bu böyle ilerliyor )  Şimdilerde de nedenini bilmediğim bir ego içerisindeyiz. Biriyle tanışmak istersen muhakkak ona asılıyorsun. Asılmak ne demek lan hem?
Reklamların, dizilerin, filmlerin ve ya reel ortamlarda yaşananların  etkisinde kalıyorsunuz yoksa o kadar salak mısınız dış görünüş ile aşık olabiliyorsunuz?

Bence kesin Gerizekalısınız 😀

Aklınıza gelen her türlü çifte ya da yeni bir ilişkiye başlayacak olan çiftlere eylemim . Aslında bunu  sadece “manita lazım bunlara” demeniz için demiyorum, arkadaş ortamı denen o bok çukuru da buna dahil. millet “yakın arkadaşım” dedikleri insanların yaptıklarını anlattıkça ben oha hatta OHA ! diyorum.
Ülkede hâlâ karşıt cinslerin arkadaşlığını “ateşle barut yan yana durmaz” mantığı ile yaklaşılıyor. İnsaf ulan sene 2018 olacak bize 2019 😀 Geldik zurnanın zırt dediği, dananın kuyruğunun koptuğu yere. Baştan söyleyeyim iğrençsiniz ve sizlere sağlam hakaret edicem, götü yemeyen okumasın.:D:D:D:D:D Öncelikle neden sevgilinizin olmasını; yapılacaklar listenizde, hayat amaçlarınız da neden ilk sıraya koyuyorsunuz lan? Neden illaki bir sevgiliniz, manitanız olmak zorunda? Yaşayamıyor musunuz tek başınıza? 

Anlamıyorum hayatlarımızdan çıkmak için mi bu hunharca çaba nedir bu yani  ? bir ego mu kendini beğenmişlik mi ? Yok yok bu basbaya sahtelik !! Birisi bana bunu açıklasın susucam valla:D  Maskesini sonradan düşüren bir sahtelik ! Madem öyle neden söyle o zaman en başından göster kendini ne diye okadar  zaman kendin olmayan bir maskenin arkasına sığınıyorsun kasmayın bukadar rahat olun belki olduğunuz gibi davranırsanız sizi sevme ihtimalimiz daha cok artar ama nerede hey yavrum hey…Günümüz ilişkileri vallahi çok vasat durumda ….İnsanın ilgilenecek başka şeyler araması, kendisiyle başa çıkamadığının göstergesidir benim gözümde. Güçsüzsünüz hocam kabul edin , siz başkası olmadan bütün olamıyorsunuz. Bunu yüz yıllardır romantiklik, duygusallık olarak değerlendirdiniz. Yanlış bence, siz olgunlaşmamanıza/pişmemenize kılıf uydurdunuz.Hatta inanıyorum ki çoğunuz sevmediniz, takıntı haline getirdiniz ilişkiyi. Karşınızdakinizin benliğini üzerinize aldığınızı, sadece sizin olduğunu ve başka kimsenin etkileşemeyeceğini duyurmak istediniz herkese. Bunun adına da kıskanmak dediniz. Seven kıskanır dediniz, birbirinizin hayatının içine sıçtınız. ettiniz elinize yüzünüze batırdınız 

O kadar bencil, o kadar sığsınız ki sadece bana ihtiyacı var, ben ona yeterim diye düşünebiliyorsunuz, ve buna inanıyorsunuz.Dizilerde, filmlerde gördüğünüz sarılmaları öpüşmeli sahneleri canlandırmak için figüranlar aradınız. Şöyle sarılan birisi olsun dediniz, sarılan kişi önemli değildi. Yeter ki eli yüzü düzgün olsun ve “öyle” sarılsın.Anlamıyorum, gerçekten. Manitanız olduğunda toplumda statünüz mü artıyor? Olmadığında aşağılanıyor musunuz? Dışlanıyor musunuz arkadaş grubunuz tarafından? Mal mısınız? Yoksa o kadar boş musunuz…Kişiler kendilerine iki dakikalık zevk için madde arıyorlar. Birbirlerini kullanıp, kendini de kullandırıp atıyorlar pişmanlık köşesine. Adına aşk diyerek kendilerinden daha çok aşkı kirletiyorlar. Aşkı ne güzel tariflemiş Sinan Yağmur Hüzün Yanığı kitabında:”Aşk sevip de gidemediğin şehir gibi. Sen benim bütün tabelaları çıkmaz sokak yazılı sevda şehrimdin.” Bu kitabını imzalattığımda şöyle yazmıştı kendileri:”Her köz ateş, her kadın gönlüne güneş olmaz. Önce Yan”


Kısacası, toplumumuz gereği bu eeee sosyal ihtiyacımı  karşılayamıyorum. Çünkü her tanışmak istediğim insana asılıyor oluyorum, eh zaten durumu böyle anlayanla da yani bu mentalitede birisiylede arkadaş olmak istemem istemeyiz 😀



    

Sevgi’nin En Taze Evrimselleş miş Hali

Ne haber sevgili blogcuk

Gel bak sana ne anlatcağım; gerçi sen yine burnumun dikine yürü ya kulum diye gittiğim için biraz kızacaksın ama olsun beni biliyorsun severim lafımı esirgememeyi 😀

söz bak az olacak öz olacak ^^

Sevdasını her daim dilinde taşıyan kitlenin imamelik makamında raks etmesi aslında ötmeyen kuşları sevenler cemiyetinde onursal başkan olması kadar ayrıcalıklı ve hayatidir.Herkes birini bulmuş seviyor.
Olmadı mı?
Diğerinde deniyor şansını.Sevda dediğimiz şey zaman ile sevişerek mutasyon geçirmiş olsa gerek ya öncekiler sevda değildi ya şimdikiler.Aslına bakarsan Leyla’nın Mecnunu terk etmesiyle birlikte sevda dediğimiz şeyde terk etti dünyayı en azından bir kuyruklu yıldızın kuyruğuna takılıp gitmiş olabilir.Sevda yok ortada aslında sadece yere serpilmiş sevda kırıntıları var ve kimsenin umurunda değil yaşadığının ne olduğu.Hal böyle olduğunda kırılıyor insanın hayalleri zaten çıplak ayakla üzerine bastıkları kırık hayallerdir bu yaralarının sebebi.

Ne demiş Victor Hugo Abimiz?
“Seni o kadar çok hayal ettim ki artık bir hayalsin.”

Ne bu zamanda yaşanan sevdalara eleştirim ne geçmiştekileri yüceltmek.
Neden bunu mevzu ettin kendine yazacak bir şey bulamadın mı deme.
Üzerine düşün istedim ve düşünmeye başlaman için farklı pencereler açtım sana.

Tenin ruha yabancı olduğu bir devirde bu makamdan mevzuyu izah etmek ne derece idrak olunacak o da ayrı bir muamma işte …. Haydi Hayırlısı …!!!

İç Sesime Kulak Veren…

 

 

Yerine kimseleri koyamayacağını sanıp, belki de aldandığın kişiler olacak hayatında. Ve sen uslanmadan acı çekmeye devam edeceksin… İşte o zaman anlayacaksın yaşadığın şeyin aşk olduğunu.Sahiplenmeden seveceksin… Unutma ki, sen bile sana ait değilsin. Bakmayacaksın da öyle rengine, cinsine… Gözleri mesela… Yetecek onu deli gibi sevmene…

Yolda yürürken kızmayacaksın mesela ona baktıklarında… Hem zaten dert de etme… Bulduğu müddetçe o sende aradığını, devam da edecek yanında kalmaya… Merak edeceksin ama vermeyeceksin kendini ele… En çok da kendine.

Hatırla bak… ‘İyi ki nefes alıyorum’ dediğin zamanlar, sevildiğini bildiğin o anlardan ibaret. ‘Zaman dursa şu an’ dediğin anlar da hep tekrar özlem duyma korkusundan.

En güzel anında bile terk etse seni, karışmayacak kafan çok fazla. Çabuk toparlanacaksın. Olmuyorsa da… Acı çekmenin bile derinlerde bir yerde sana haz verdiğini kabul edeceksin. Onu yaşamayı bilecek; yaşarken yazacak çizeceksin belki de…

Kötü bitiyorsa bir gece, ertesi sabah uyanmak için bir nedenin olacak… Bulamıyorsan da, zorlanmayacaksın daha fazla. Son demeyeceksin belki ama bitmesinin yeni bir kapı açacağını hatırlayacaksın. Var herkesin bir alıcısı da, sen ne satıyorsun ona karar ver.

Aşağılanma pahasına, bileceksin eskileri yok etmeyi. Ancak denk gelir de bir gün… Mutluluğu, senin mutluluğundan daha önemli olacak kişiyi bulacak olursan… Kaçırma sakın. O’dur işte senin hayat arkadaşın.


Seni ‘nasıl olsa cepte’ görenler de olacak. Unutma, sen istedin zamanında o cebe girmeyi. Becereceksin şimdi girdiğin gibi de çıkmayı.

Uğruna emek verdiğin kimse aslında seni hayal kırıklığına uğratmadı. Kabul et, sorun senin kendi hayallerinde. Sorun senin kendi zafer tanımında.

Sana ‘en kötü günümüz böyle olsun’ değil, ‘en güzel günümüz böyle olsun diyenler’ gerek. Çıkar diğerlerini hayatından. Unutma ki çok da umurunda değilsin zaten onun bunun. Sen önce kendi kendinin umurunda ol.

Anlaşıldığını hissetmek! İnsanoğlunun en çok arzuladığı şey işte bu olmalı. O zaman öyle dostlar edin ki, leb demeden sen, anlasın onlar lebleyi. Anlasınlar da, bilsinler de sana çaktırmadan hala dinlemeyi.

Yeni arkadaşlarını ‘neden’ yerine, ‘neden olmasın’ diyenlerden seç… Göreceksin bu bile tek başına yetiyor hayatı daha eğlenceli kılmaya.

Rahatsız olduğun her şey kendine bir ayna esasında… Tanı onları. Tanı da, elindeki güç başkasını değil, sadece kendini değiştirmeye yetiyor. Zorlama.

Zayıf yanlarını görür endişesiyle insanlarla yakınlaşmaktan korkma. Bırak kim neyi görecekse görsün. Dedim ya, insan kendine bile yabancı.

Gelecek için endişe duymaya devam ediyorsan, yetmemiş demek ki… Yaşadığın pişmanlıklar seni değiştirememiş. Hataların veya hayallerinle ilgili de artık senle konuşan kimse kalmadıysa, senden vazgeçtiler demektir… Ya mekan değiştireceksin, ya da kendini.

Tek bir kişi bile olsa, biri senin varlığından ötürü daha rahat nefes alsın… Kafayı her yastığa koyduğunda da, ‘yeni güne uyanabilecek miyim’ diye sor. Göreceksin, uyanıkken aldığın her nefesin değeri artıracak.

Değer vereceksin yaşadıklarına da, henüz yaşamadıkların olacak hep seni daha fazla hayata bağlayan. O yüzden yaşarken aç be gözünü kardeşim. Bak tam şu saniye mesela… Bitti işte o an bile.

Meydan oku! Ona buna değil de, kendi hayatına… Yapabileceğin halde bugün yapmıyorsan, erteledin bak yine yaşamayı… Yok işte yaşayacağın başka bir hayat. Çık dışarı, bırak kendini sokağa. Şimdi…

Uğruna ölmeyi göze alacak bir şeyin yoksa veya bulmak adına bugünden harekete geçmiyorsan, yokluğunun da pek önemi olmayacak. O yüzden dene her şeyi en az bir kez… Dikkat et bak, bugün sana en unutulmaz anları yaşatan şeyler, geçmişte yapmaktan hep en fazla korktuğun şeylerdi… O zaman korkma artık. Yeter! Ölme, yaşa…

Bir ömür yetmiyor ki kendini keşfe… Gerek de yok o yüzden filozof falan olmaya…

İnsanların kahrını çekip delireceğine, sen delir, onlar senin kahrını çeksin. Çünkü kendini bir şey sanmazsan, kaybedecek şeyin de olmuyor.

Ancak öyle bir hayat yaşa ki, bitmesin anlatacak hikayelerin… Ve yeniden dünyaya gelsen, yine ‘kendin’ olmak iste… Sevdiklerine verebileceğin en değerli hediye, sadece daha mutlu bir sen. O yüzden hayat senle oyun oynayacağına, sen onunla oyna…

Ha unutmadan! Biliyorum… Bunları okumak sana öyle çok da fayda falan sağlamayacak. İlla ki yaşanması gerekiyor çünkü. Hem zaten ben… Hiçbir şey hakkında artık eskisi kadar emin değilim ki.

O yüzden, geçeceksin bunları! Sen kimseye kulak asmadan, rüzgara karşı uçabiliyor musun ona bak.

Hadi ben kaçar…
Sen de iyi bak kendine…..

Demiş Tunç KILIÇ ……

Tek Çizgiye Sahip Matisse Kadını Olmak

Terazi Kadınıyım.Okuyorum çokça lâkin rüzgâr nereye savurursa. Hayal ediyorum ve yazıyorum yeri geldiğinde. Mesele kalem olduğunda ne kadar dolandırsam da lâfı; iş konuşmaya geldiğinde direkt olmak her zaman kazanıyor bende. İnsan ne söyleyecekse açık ve net olmalı. Mesela Tek çizgiye sahip Matisse kadını olmak isterdim…Şarabı severim. Sevmekle de kalmam ruhuma taşırım. 🍷…Mumlar ve tütsüler romantizme alet edilemeyecek kadar kutsaldır. Ve Kokular elbet bir o kadar kutsal. İnsan sırf bu yüzden her şeyden evvel, her şeyi kokularıyla hatırlamaz mı zaten? Anların kokuları, insanların kokuları, kitapların kokuları, şarkıların kokuları… Ve kokuların tatları elbet… Koku yoksa tat da yok… Didem Madak’ın, Elif Şafak’ın, Charlotte Gainsbourg’un, Şebnem Ferah’ın, Hüsnü Arkan’ın, Yeni Türkü’nün, Bülent Ortaçgil’in, Birsen Tezer’in, Sezen Aksu’nun bendeki yerleri çok çok çok özeldir. Aslında diyorum ki keşke yukarıda adlar sayıp dökmeseydim; çünkü illâ ki unutuyor insan bir diğerini. Eğer ki benimle sohbet ederseniz daha da öğrenebilirsiniz içimde sakladığım özel insanları. Nâzım Hikmet’e gelince;

ne kadar biricik ve özel olduğunu bendeki yerinin, bilen biliyor. Bu kadar sevmeme rağmen Nâzım Hikmet hususunda o kadar cahil hissediyorum ki!

İşte bu yüzden sürekli öğrenmeye uğraşıyorum. Öğrenmekten ziyade aslında bir yerde yaşıyorum onu. Aslan ve İkizler Burcu insanlarını öyle çok seviyorum ki; hani bunu da bilin. Şair olmak en büyük arzum değil lâkin bunun için sayamadığım kadar kırk fırın ekmek yemem gerek. Bir de zaten insan kendi kendini şair yapamaz bunu daha önce yazmıştım. Yazarak nefes alıyorum ki zaten bu yazıyı okuduysanız kelimelerimden bunu çıkarmış olmanız gerekir. Kendimi anlatmayı sevmesem ve hiç de beceremesem de yazma gereği duydum işte. Ve elime yüzüme bulaştırdım evet. Eminim ki, tabii eğer okuduysanız, kafanızda birçok soru işareti vardır. Sorabilirsiniz. Ruhum sizi severse seve seve sohbet ederim 🙂

Hayat Çok Kısa Kendin Ol Be Güzel Kardeşim!!

 

Saat 23:05…Güne başlayalı on  saati geçmiş ve ben hala yapmam gerekenleri istediğim her an yapabilirmişçesine öylece bir şey yapmadan bekliyorum.Uyuyacağım ve bütün maceracı kişiliğimi uyanınca bir kenara bırakıp,yapmam gerekenlerin havasına girmek için gerekli dış görünüşü yakalayacağım. Uzun zamandan beri yazmamak yitirilen bir alışkanlık hissini yeterince hissettirdi. Bu arada çok şey yaptım diyemeyeceğim sadece çalışmak çokca çalışmak:/:/ ve bolca şaşkınlık içerisinde kalmak hepsi bu….

Sevgili Blog  ;

Tanıdığımızı düşündüğümüz kişilere ” tanıyamamışım” sıfatını neden yapıştırırız ki zamanla? Aslında Hepimiz, bir denizi oluşturan su damlaları gibiyiz. Birbirimizle iç içe, birbirimiz olmadan bir denizi oluşturmamızın mümkün olmadığı ve birbirimize muhtaç. İnsan, sosyal bir hayvandır ve topluma muhtaçtır. Aidiyet hissiyatı elbette ki doğal bir durum ama aidiyetin içinde boğulup giderken unuttuklarımız ya da erteledikleri’miz zaman zaman hepimizin canını yakmaz mı?

Karşılıklı bir oyunun içinde buluruz kendimizi. iki tarafında toleransı yüksek, tahammül seviyesi yüksek ve yeni bir şey almış özeni olarak başlar bu oyun. Oyunun süresi 4 kırmızı kartta biter. Arkadaş, dost, sevgili ve tanıdık. Evet 4 kırmızı kartta biter demiştik en son 🙂 şu oyun uzatmalara kalmasın gözünüzü seviyim. Çünkü seyirci sahaya indiğinde o maç iptal ediliyor. Koşturmana, emeğine, ter dökmene ve kaybının ardından gelen gözyaşlarının daha acı verici oluyor. Düdüğü doğru yer ve zamanda sen çal. Sevgi emek ister. Herkesin düşüncesi birbirinden farklı evet gerçekten sevgi emek ister. Ama ne derece hangi fedakarlıklarla? Herkesin sevgiyi verme ve alma anlayışı birbirinden farklı. O bardağa bir damla daha su koyarsan taşar bir yudum eksik bırakırsan susuz kalır. Senin fedakarlık diye düşünerek yaptığın bir şey karşı taraf için ben bole yapmasını istememiştim ki gerek yoktu diyerek önemsiz olabilme olasılığı yüksek işte 🙂 Sen kendini kötü hissederek ‘ama’ ben senin için bunları bunları yaptım diyerek anlatırken ama ‘şunu’ yapmadın ki cevap aldığında. Ağlayıp zırlayıp kendi içine küsüyorsun. Aslında böyle bir durumda karşı taraf haklı. Sen adını ‘fedakarlık’ olarak koyduğun ve yaptığın davranışlar karşı tarafın beklentisi doğrultusunda değil, kendine doğru gelerek KENDİN için yaptığın hareketler oluyor..

Tamam Tanıştın, ortak muhabbetlerin oldu güldün, ettin derdini dinledin sen anlattın o anlattı. Bir şekilde kendi yolunuzu çizdiniz. Artık arkadaşsınız. Şuna inanıyorum ki her şey bir vesile ve her şeyin bir sebebi var kardeşim. Karşındaki insan senin aynan senin görmek istediğin ve görmemek istediğin yüzün. İlk başta duyduğumda bende anlamamıştım bunu. Nasıl yani görmemek istediğim yüzüm? Arkadaşım ve iyi anlaşıyor isem  eğer görmek istediğim yüzümdür o tamam. Görmemek istediğim yüzüm olsa arkadaş olmazdım heralde peh 😀 Hayır işte tamda orda yanılıyorsun dostum. Bir şekilde bir vesile ile hayatında herkes, eğer vesileler olmasaydı 100.878763763 milyar arkadaşın olurdu. Neden Güney Kore’nin bir semtinde oturan arkadaşın yok? Çünkü hayatında kesiştiğ’in bir nokta yok değil senin bir parçan yok diye düşünmelisin. Örneğin iş yerinde üst düzey birisi sen haklı olduğun halde gelip sana söylendi. Tabi ki senin içinde bunların bir sürü açıklaması çıkar. Yok efendim patron onu fırçaladı o da geldi sana bağırıyor. İt ite it kuyruğuna. Gecesi kötü geçmiş. Menapoz’a girmiş yok Antropoz’a girmiş sayar sayar durusun. Şu yönden bakmak hiç aklına gelmez belkide benim içimdeki huysuzu bana gösteriyor. Önce senin içindeki o huysuzu öldürmen gerekiyor ki etrafında huysuz insanları etrafından azalt.

Neyse Efenim benim çenem yine çok açıldı Yarın uyanınca umarım günlük planıma uygun hareket ederim; kolları sıvasam hemen hallederim duruşundan kurtulur kolları sıvarım. Araştırmalarım için vakit daralmakta ve kuluçka evresi içi kof bir kuluçkadan başka bir şey vermemiş vaziyette… Aktif çalışma, çalışma içindeki dinamiklerle yeni fikirleri ortaya çıkarır hadi hayırlısı ;

Şimdilik İyigeceler …..

Basit Yaşa Mutlu Ol !!! Bu Kadar Basit

Her insanın yaşamış olduğu günlük hayatı vardır.Günlük hayatımız mutluluk,basit ve sıradan bir yaşamın üzerine kurulabilir.Bazen sıradanlık ve basitlik insanların yaşam tarzını oluşturur.Toplum içindeki etkisi bazen acıtır,bazen ise basitliğin vermiş olduğu rahatlık vardır üzerlerinde.Kimileri lüks yaşam, kimileri ise hayatı inanılmaz fırsatları ile karşılaşır.Kimilerine güzel güler,kimilerine ise basit bir çerçeveden bakar,hayat.Basit yaşa mutlu ol mantığıyla.Düşünmek gerekirse,lüks bir yaşamın içinde yüzüyorsunuz.Hayatta ne istiyorsanız gerçekleşiyor.Mutlu olabilir misiniz? Bence mutlu olmak lüks hayat ile gerçekleşmez.Asıl lüks hayat basit yaşamakla olur bir gün dahi yaşarsanız.İçinizdeki yaşamış olduğunuz basit hayatın,bir gün lüks şekilde yaşanması bile,tutku ve isteklerdeki arzulara yenilir miydi acaba? Lüks yaşamın, basit yaşama dönüşmesi daha dikkat çekici yanı ve önemi vardır.Çünkü lüks yaşamı basite çekmek gerçekten zordur.Basit yaşamı lükse çekmek ise kolaydır.

Hayatın neresinden bakarsanız bakın,farklı boyutlardaki düşünce tarz meselesidir egemen kalan.Mantık aynı mantık.Doğrusu Basit yaşa mutlu ol mantığıyla.

“Mutluluğa kestirme yol yoktur, bu bir bakış açısı meselesidir.”

Sohbet’in Adı Kahve…

Merhaba Sevgili blog 🙂 Uzun zaman sonra bloğa uğramaya cesaret edebildim 😌😁 Nasılsınız bakalım keyifler nasıl:)))

İmmanuel Kant şöyle buyurmuş;

“Hayatın çeşitli güçlüklerine karşı üç şey hediye edilmiştir; ümit, uyku ve gülmek.” Katılmıyorum diyemem ama ben olsam bir dördüncüsünü eklerdim… Kahve.Seviyorum arkadaş kahveyi. Hem seviyorum hem de bildiğiniz saygı duyuyorum.

Susarsam, çaysarsam, alır bir bardak içerim. Onlarla olan ilişkimiz “ihtiyaç-tüketim” çizgisinde ilerler. Lakin iş kahveye geldiğinde bu “yudumlama-huzur bulma” noktasına geçer ki o da epey bir zirvededir.Hayatı koşar adım yaşayanlardanım. Yürüyüşüm, konuşmalarım, çiğnediğim lokmalarım, düşüncelerim hep bir telaşlı, hep bir soluk soluğa …

Şu bitsin, şu da bitsin, hele bunu da bir bitireyim derken bakmışım gün bitmiş. Gün masal olmuş;

Bir varmış

Bir yokmuş,

Prensesi GÜN kapmış

Kapıp kapana sokmuş

Sonra kurt gelmiş, ağzını açacakkeennnn…

diyerek gerilimli ve dramatik bir sona gitmeyeyim🙂

Demem o ki, kapanı kırdığım andır kahveyle buluşmam.

Bakınız Balzac ne güzel anlatmış kahveyi:

“Kahve mideye iner ve ondan sonra her şey harekete geçer: düşünceler tıpkı sava meydanındaki büyük bir ordunun taburları gibi birbiri ardı sıra gelir; savaş başlar. Hatıralar, savaş düzeni alan askerlerin önünde ilerleyen bir bayraktar gibi koşar adım saldırıya geçerler. Hafif süvariler görkemli bir şekilde dörtnala kalkar. Mantığın topçuları nakliye birlikleri ve fişek kovanlarıyla gümbürder. En zekice buluşlar keskin nişancılar olarak katılır. Karakterler kostümlerini kuşanır, kağıt mürekkeple kaplanır, muharebe başlar ve savaşın yapıldığı meydan nasıl kapkara barut dumanının altında kalıyorsa bu muharebe de kara dalgaların akınıyla son bulur.”

.

Kısa bir Mola….

MERHABA SEVGİLİ OKUR:)

Son 4 ay içerisinde bloğumu çok ihmal ettiğimi farkettim . Aslında sadece bloğumu değil hayatımdaki pek çok şeyi ihmal ediyorum. O değil bunun  farkında olmama rağmen hala bir çözüm bulabilmiş değilim ya haydi hayırlısı:)

Ne olduysa işe başladıktan sonra oldu. (DİP NOT: iŞİMİ ÇOK SEVİYORUM 🙂  İşimi birçok kişi merak edecek haliyle 🙂 İlerleyen zamanlar da bu merakınızı yeni yazılar ile gidermeye çalışacağım 🙂  Yaklaşık bir sene boyunca evde yatmaya alıştığım için iş temposuna alışmakta biraz zorluk çektim. Tam bu tempoya alıştım derken yapmam gereken şeyleri ihmal ettiğimi, hiçbir şey yapmak istemediğimi farkettim. Ne güzel düzenli bir kitap okuma alışkanlığım vardı artık kaldı kalmadı vs.Yine okuyorum okumasına da önceden günde bir saat kitap okurken şimdi on beş dakika okuyorum. Önceden içinde bulunduğum sektördeki yenilikleri takip eder kendimi geliştirmeye çalışırdım şimdi sadece uyumak istiyorum. İş dışında kendi projelerimin yüzüne dahi bakamaz oldum. Ve tabi ki bloğum… Yazmak istediğim çok şey var, notlarım arasında bununla ilgili bir yazı yazayım diye kaydettiğim 10’a yakın konu vardır fakat bilgisayarın karşısına geçip yazmaya üşendiğim için hepsi bekliyor.

İhmal ettiğim şeylere başlasam tüm sorun ortadan kalkacak. Mesela kitap mı okuyacağım, kalkıp okumaya başlasam devamı gelecek, o iştahı kendimde görebiliyorum. Veya projelerim ile mi ilgileneceğim, bilgisayarı açıp iki satır bir şeyler yazsam devamı gelecek kesin gelecek . İşte tam burada da üşengeçliğim ve bu işleri erteleme hastalığım giriyor devreye. Birazdan okurum, yarın başlarım, sonra yaparım diye diye aylar geçmiş. Kendime bir plan yapmaya karar veriyorum, plan yapmayı da erteliyorum.:)

Sanki bıraksalar ne kitaplar, ne senaryolar yazacağım. Oysa ilerlettiğim tek şey her gün daha çok arkadaşım daha çok tecrübeler (iyisi ile kötüsü ile ) ve  yazdıklarım. Sessiz kalmaktan kaçıran, duygusuzluk’tan kurtaran, kendimi olduğum yerden çok daha iyi bir yerde hissetmemi sağlayan, 29 harfi kullanıyorum. Fakat öğrendiğim harflerin beni bu kadar sıradanlıktan kurtaracağımı hiç bilmiyordum. Ne bir farklı görünüş, ne bir farklı duruş ne de başka havalara bürünmek gibi bir amaç güdüyorum.

Yazmak herkesçe var olan bir beceri ya da kimisi için becermekten veya yetenekten çok, yazıyor ve rahatlıyor olmak. Ben öncelikle böyle başladım. Küçük uğraşlarım, alfabeyi sevmekle başladı. Derste yazı yazmaktan nefret etmeyen bir çocuktum. Daha küçücük yaşta “kompozisyon verse hoca da bir şeyler yazsam” diye içten içe heyecanlanır fakat kötü not alırdım. Öyle de garip bir durumdu yaşadığım. Yine de hiç olumsuz düşünmez, elime kalem almaya hiç çekinmezdim. Kimi zaman boş kağıt karalardım bazen ukala bir şekilde kendi ismimi yazardım defter kenarlarına. Soran olursa yazıyordum işte. Ama böbürlenmek gibi olmasın kalemi yakıştırıyorum elime….

Ufak düzenlemeler den sonra yeniden aranızda olcam şimdilik bu kadar 🙂 En kısa zamanda görüşmek dileği ile .))))

Kahve kokusunda Mutluluk

Eğer siz de benim gibi kahve kokusunu kırk metre öteden alanlardan biriyseniz, bu yazıyı neden yazdığımı anlayabilirsiniz. Bazıları kahve keyfini her ne kadar küçük görseler de anlatılmaz bir zevktir kahve içmek ve büyük bir sanattır aynı zamanda…Bir kahvenin 40 yıl hatırı vardır diye boşuna dememişler atalarımız. Ama gene de siz siz olun bu söze fazla takılmayın, yoksa kırk yıl boyunca kurtulamayacağınız tatlı belalar alabilirsiniz başınıza…Ben bu tatlı belayı yaklaşık 12 senedir aldım başıma ama pişman değilim …!!!

Her sabah kalktığımda artık istemsiz olarak giriyorum mutfağa. Önce kahve makinasını açıyorum, sonra gözümü. Sigaraya yeniden başladım evet 3 gündür yeniden içiyorum çünkü alkol nasıl sigarasız içilmez ise kahvede böyle bir illet illet işte sigarasız olmuyor  🙂 Çok seviyorum yani :)Bir kere kahvenin kokusunu özlüyorum uyuduğum zamanda tiryaki gibi gittiğim belli başlı kahve evlerinden içeri girince ilk anda makina’dan çıkan kahve kokusunu çekiyorum bir özlemle ciğerlerime.Eski Divan şiirlerinde bahsedilir ya  abartı sevgili özlemi gibi, uykuda bile özlüyorum seni. Biliyorum çok abartılmış bir durum değerlendirmesi benimki. Lakin hoş görmekte fayda var, bu kadar olmasa da buna yakın duygularla alıyorum sabahın ilk kahve yudumunu. Bazen americano oluyor bu yudumun kaynağı, bazen damıtma, bazen de filtre kahve vs vs 🙂

           Bir kere kesinle bağımlılık yapar bu kahve dediğimiz içecek. Bir başladınız mı kopamazsınız ondan. Arkadaşınızla birlikte sohbet ederken içtiğiniz bir fincan kahve size güven duygusu aşılar ya da akşam yemeğinden sonra kendi ellerinizle yaptığınız bol köpüklü bir Türk kahvesini eşinizle birlikte karşılıklı içerken içinizi büyük bir huzur duygusu kaplar. İşte bu yüzden ne zaman bir kahve kokusu alsanız; ya arkadaşınızın sevgisini hissedersiniz ya da eşinizin sevgi dolu gözlerini hatırlarsınız.Bununla da kalmaz bu kahvenin size ettikleri. Bir bakarsınız sabah güne başlamadan önce sizi uyandırmayı başaran tek dostunuz olur ve gene bir bakarsınız en kötü gününüzde sizi uyutmamak için çaba gösteren arkadaşınız oluverir. Bazen de yağmurlu bir günde pencerenin arkasından, sokakta oradan oraya kaçışan insanları izlerken size yoldaşlık yapar. İşte bu yüzdendir ki ne zaman yağmur yağsa canınız bir fincan kahve çeker.

            En önemlisi ne zaman, nerede, nasıl kahve içeceğinizi bilmeniz gerekir. Sabah bir sade kahve, gün arasında sade bir kahve ve akşamları da orta şekerli bol köpüklü bir kahvenin yerini başka hiçbir şey tutmaz, tutamaz…İster kahvenizin yanına bir sigara yakın, ister yanında biraz nane likörüyle ağzınızı tatlandırın, isterseniz de üzerine küçük şekerlemelerden birkaç tane yiyin. Hiç olmadı üzerine bir bardak soğuk su için ama kendinizi bu zevkten mahrum etmeyin.

 Bir slogan vardı durun neydi hah hatırladım 🙂

”NE KAHVESİZ , NE KİTAPSIZ , NE KEDİSİZ ”

            Kusura bakmayın kafanızı şişirdim ama size de doktor kahve içmeyi yasaklasa siz de bu hale gelirdiniz. ama yasaklar çiğnenmek içindir eylemini çok güzel gerçekleştirsem de Migrene iyi geliyor sevgili okur 🙂 Bu arada sakın doktora halen kahve içtiğimi söylemeyin olur mu?

 Haydi bakalım, açın müziğinizi kendiniz için bol köpüklü bir kahve hazırlayın ya da filtre ya da americano ve keyfini çıkarın… Afiyet ve Kahve kokulu güzel günleriniz olsun 😉

Kaybolduk…

IMG-20170907-WA0020-01

Bugun kü ruh halim haberim yokmuş gibi çek! Uzak diye  bir var oraya gitmek istiyorum sevgili okur;
Varlığın içinde kaybolmak nedir ?? ya da Boşluğu anlamak… ???? Hani bazen bir şey yaparken kendimizi fark ederiz ya kısa bir süreliğine düşünmek hatırımızdan çıkmıştır ve kendimizi o eylemin ortasında buluruz. Hatta farkına varınca dikkati dalgalandıran bir bocalama o kadife akışa pürüz getirir. Bugün sanırım huzur kokan melodiler eşliğinde dökülecek cümlelerim.Kendimi bulma ve kaybetme arasında o kısa çizgide bir karmaşıklığın içinde yazıyorum neler geçiyor aklımdan bir bilseniz o huzur kokan melodinin içinde…. aklım,kalbim,duygularım,tüm benliğim bu bahsettiğim melodinin içinde.Bazen huzur bulmak için kaybolmak gerekebilir , ya da Bazen aklın düşüncelerini toplamak için dolanması ve daha da güçlenmek için sizi saran gerçeklikten kaçmak istemesi gibi bir şey.
Mesela bir şarkının içinde kaybolmak ; bir şarkıyı her dinleyişte farklı bir melodi duymak, her seferinde yeni bir şey anımsamak gibi 
Mesela Doğada Kaybolmak;Her insanın tabiata hayran saklı bir yanı var aslında. Bunu ne zaman fark edersin biliyor musun? Ya piknikte mangal yaparken ya da köyüne gittiğinde bir kaç saatlik dağ-taş gezisinde veya kısa bir orman yürüyüşünde ya da kamp yaptığında vs vs vs ….

IMG-20170908-WA0010

Kaybolmak güzeldir aslında sevgili okur :)Sevgilinin gözlerinde mesela, kaybolup gitmek,Hissettiğimiz her şeyi o derinliğin içinde görmek, kaybolmak, bir olmak…Zaman durur, sadece o an vardır, diğer her şey kaybolmuştur artık …Ya da ilk kez gittiğimiz bir şehirde kaybolmak; yeni sokaklar, yeni insanlar, yeni hikayeler…Kaybolduğumuz sokaklarda hedefimize ulaşmaya çalışırken yepyeni belki de haberdar bile olmadığımız süprizlerle karşılaşırız, zenginleşiriz, eğleniriz, coşkuyla başka yerlerde kaybolmak için fırsat kollarız…Kaybolmak, yeni yollar bulmak için, yeni hazineler edinmek için, yeni mucizeler için fırsattır…Mesela kitapların içinde kaybolmak; ne eşsiz bir deneyimdir, kahramanla birlikte yeni maceralara atılmak, tarihin sayfaları arasında gezinmek, belki  Platon’un mağrasını anlamak için onun sözleri arasında dolaşmak ya da uzayda bir kara deliği öğrenmek…Her biri bize bir hazine bırakır.Doğada kaybolmak, toprak kokusunu, ağaçların kokusunu içene çekmek, her sesi ayrı ayrı duymaya çalışmak, yeşili, maviyi,hatta sarı ve kırmızıyı o eşsiz tabloda görmek, hafifçe esen rüzgarı hissetmek belki yağmurda ıslanmak ve doğa ananın kucağında kaybolup huzur bulmak ne muhteşem bir duygudur…Kaybolmak rutinden çıkmaktır. Otomatik pilottan çıkıp, attığımız her adımın farkında olarak ilerleriz, yeni bir çıkış arıyoruz ne de olsa…Sanırım en önemlisi kendi içimizde kaybolmak; önce kendimize dönüp sonra orada kaybolmak paha biçilmez hazineler getirir.Kendi içimizde kaybolduğumuz da kendimizi bulma yolunda kocaman bir adım atmış oluruz. Rutini bırakıp  aslında içimizde olup biten her şeyi gerçekten görmeye fark etmeye başlarız. Mucize de burada başlar zaten. Daha önce fark etmediğimiz ne cevherler çıkar karşımıza. Ne kadar eşsiz olduğumuzu görebiliriz.

Kaybolmak güzeldir, hep bir hediye getirir  tabi bu güzellik kaybolmayı göze alanlara özeldir:)

  Ben ”Kayboldum” ve ya ” kaybolmak istiyorum” artık siz nasıl anlamak isterseniz   nasıl anlatayım hayatın kaybolan renklerini aramak üzere el değmemiş ve ayak basılmamış uzak bir diyara kaçarken sessizlik ve huzur içerisinde, hayatın getirdiklerini ve götürdüklerini tartıp,kendimle hesaplaşmak için kaybolmak istiyorum. Bu baskılardan,Ülkenin dertlerinden kurtulabilsem,yok olsam, kendime öyl bir yer bulsam ki için de güzel doğa,bir annenin yüzünde ki tebessüm,babanın ailesine sunduğu güven ve rahatlığın yüzüne yansıması,bir yaşlının cennet bakışı,ve çocuğun gökyüzünde dalgalanan uçurtması, rahatlık olsa yazılarımda,ben olsam,hayallerimin ülkesinde dolansam mesela ,yasak kelimeler olmasa,kadınlar hür ve özgür,her an ablukaya alınma korkusu yaşamasam…İşte bunları düşünüp başka bir yerelere gitmek istiyorum, siyaset baskısından uzak,,, Beni yönetenlerin beni kandırmayacağı ve güvenebilceğim bi Ülke…
Amaçlarının ne olduğunu bilmeden umarsızca yaşamak zor! Bu düşünce içinde olmak korkutuyor beni.Hayal kurmanın güzelliğini yaşamak istiyorum ben .
Aklıma simyacinin santiago’nun babasinin sözleri düstü nedense dünyayi dolasip eninde sonunda geri döneceksin mealine geliyordu.Ama bütün bunlara rağmen SEFİLLİĞİN başat oldugu bir toplumda, SEFİL bir çağın SEFİLCE yaşam sartlarında yasamak kişiyi ciddi anlamda azar azar damla damla tüketiyor, hiç bir tatlığı olmayan, tatliliklarin ise egzos dumani gibi sizi boğum boğum boğduğu diyarlardan gitmek istiyorum ama nereye?
Nereye gitmek gerekir? insan gittiğinde sadece yer mekan ve ad değiştirdiği vakit egzos dumanlarının genziniz de kalan kokuları da yanında götürmez mi?
Hayat büyük değişikliklerden ibaret değildir!!! Kişiliğimiz, karakterimiz, düsüncelerimiz ve hissetiklerimiz bu yolu cizecek kalemizdir.
Kim istemez herşeyi boşvermeyi sabahları kalktiğin da? boktan bir günün mirasini yeni doğan günün baslangicinda bir kalemde silebilmeyi kim istemez ki? migren ağrısını yok edebilmek için kahveye ihtiyaç duymamayi kim istemez ki?
Kim istemez huzuru? Kim istemez dünyaya yepyeni gözlerle bakabilmeyi ?
Kim istemez kendini kandirmamayi? üzgünüm ki haklıyım….
Kaçmak değil belki ama kaçar gibi yapmak istiyorum uzağa en uzağa..
Herşeyi geride bırakıp, tanımadığım bir kentte kaybolmak istiyorum.Bu Dünya’ya ait olmadığımı düşündüğüm çok zamanlar oldu.Anlamadığım,anlayamadığım,çözemediğim,zorlandığım çok zamanlar…İnsanları anlayamıyorum,çözemiyorum,bilemiyorum,tanıyamıyorum.
Giden insan. Sen ve ben gibi. O yüzden öldürülen her insan, ölen her işçi, bir şekilde haksızlığa uğramış, zulüm görmüş veya canını yitirmiş her can için üzülürüm. Nasıl bu kadar kör olursun,nasıl görmezsin nasıl, nasıl?? Susuyorum çünkü sözüm var sevdiklerime..Kaybolmak istiyorum,her şey,herkes beni boğuyor,nefes alamıyorum.Kaçmak istiyorum,umarsız,duyarsız,bana dokunmayan yılan bin yaşasın halleriniz beni korkutuyor…
HAYAT bu aralar beni öyle hallere soktu ki, doğrularla yanlışlar yer değiştirdi.Nasıl yer değiştirdiler, ben nasıl görmedim, anlamadım.Tüm zorlukların,engellerin ardından yaptığım zafer işareti bile İnsanlara bir çay siparişi verir gibi oluyor.Ağlamam gereken yerlerde ağlayamıyorum,hisler içerisinde hislere büründüm ve ben bi acayip oldum yine sevgili okur …Duygularım kışın ve huzurun temsilcisi olan bu melodinin esiri olmuş ve onlarca dökülmek isteyen sözcüklerim var .Nasıl tarif edilir ki ? tarifi imkansız bir his içinde  yaşıyorum adeta…

SONSUZ HUZURUN ANAHTARI DİYORUM DÖKÜLEN  BU SİHİRLİ İÇİNE ÇEKEN VE YENİDEN VAR EDEN MELODİYE; HERŞEYİN ,TÜM SORULARIN BELİRSİZLİKLERİN BİR GÜN YANIT BULMASI UMUDU İLE …

%d blogcu bunu beğendi: